Çağımızım yeni hastalığı işkoliklik. Yaşam içinde üstlendiğimiz birçok rolden sadece iş rolümüzü öncelik verdiğimizde ortaya çıkıyor. Çok çalışmakla karıştırılan işkoliklik, sadece iş ve özel yaşam dengesini kurmakla aşılabiliyor.
İşimiz, özel hayatımız, sosyal çevremiz ve özellikle de kendimiz… Hepsi de hayatımızda bir yer kaplamalı. Sahip olduğumuz farklı sosyal kimliklerimiz var ve zaman zaman birinden diğerine geçerek bir başka kimliğimize bürünmemiz gerekir. Sabah saat 8:00 ile akşam 17:00 arasında bir işadamı/işkadını iken akşam saatlerinde bir eş, bir ebeveyn kimliğimize geçiş yaparak onun gereklerini yerine getirmemiz gerekir. İş yerindeyken görünüşümüzle, düşüncelerimizle, tavır ve davranışlarımızla gerçekten iş dünyasına ait görünebilmek, o havaya ayak uydurabilmek bir zorunluluktur. Evimizde ailemizin yanındayken, bir eş, bir ebeveyn olarak diğer sorumluluklarımızı unutup, tamamen sevdiklerimize konsantre olabilmeliyiz. Arkadaşımız bize paylaşmak istediği sorununu anlatırken orada, onunla birlikte olarak, sanki dünyada sadece ikimiz kalmışçasına dikkatimizi ona yöneltebilmeliyiz. Peki bunu yapabiliyor muyuz? İçinde bulunduğumuz anı, tamamen orada olarak, kendimizi birlikte olduğumuz kişilere odaklayarak, o yerin, o sosyal kimliğin hakkını vererek yaşayabiliyor muyuz?
Çağımızın Bağımlılığı…
Yan masadaki oturan beyefendi derin bir nefes aldı. Ona doğru baktığım zaman karşımızdaki dağların, ağaçların o güzel yeşiline ve gölün o muhteşem mavisine gözlerini diktiğini farkettim. Manzaranın insanın üzerindeki o dinginleştirici etkisini içine çekiyordu sanki. Harika bir görüntü canlandı herhalde gözünüzde. Manzaraya karşı oturan bir bey, muhtemelen elinde içecek bir şeyler, yanında ailesi ya da arkadaşları… Yanıldınız! Yanında eşi ve oğlu olmasına rağmen, elinde bilgisayarı vardı. Tatilde olmasına rağmen çalışıyordu. Maalesef artık günümüzde pek çok insanın yakalandığı bir hastalıkla boğuşuyordu bu kişi. Genellikle farkına varmadığımız bir alışkanlık hatta bağımlılık: işkoliklik. Dünya da bu yeni hastalığın, bağımlılığın iyileştirilmesi için kurulmuş dernekler olduğunu biliyor musunuz? Bu konu artık o kadar ciddi bir sorun yaratmaya başlamış ki Avrupa ve Amerika’da, işkolik olmak kurtulunması gereken bir bağımlılık olarak görülüyor. İşimizin her şeyin önünde olduğu dönemlerimiz hepimizin olmuştur ancak bunu bir bağımlılık haline getirdiyseniz eğer bu dernekler, size hayatınıza dengeyi getirmeniz için yardımcı oluyor. Aslında kurtulmak diğer bağımlılılardan daha kolay, zor olan işkolik olduğumuzu anlayabilmek. Masaya Zincirli: İşkolikler, Eşleri, Çocukları ve Onları Tedavi Edenler (Chained to the Desk: A Guidebook for Workaholics, Their Partners and Children, and the Clinicians Who Treat Them) adlı kitabın yazarı Bryan Robinson “En iyi gizlenen, kılık değiştiren bağımlılık işkolikliktir, çünkü semptomları kolaylıkla çok çalışmakla karıştırılır” diye yazıyor.
Ya Siz? İşkolik Misiniz?
Peki madem bu kadar zor anlamak, madem “çok çalışmak” isimli elbiseyle dolaşıyor bu sinsi bağımlılık, nasıl ayırt edeceğiz? Nasıl anlayacağız işkolik olduğumuzu? Ya da sürekli çok çalışan eşimizin? O, belki bir şekilde işlerinin yoğunluğundan kendini kurtaramayan bir işadamı/işkadını… Hani şu süper kahraman psikolojisi ile her işi tek başına mükemmelen yapabileceğini düşünenlerden… Belki de bir mutlu işkolik.. Gözü işinden başka bir şey görmeyen ve işi olmasa da kendine iş yaratan biri. Bütün arkadaşlarını da iş yerinden seçiyordur herhalde. Sosyal hayatına neredeyse hiç zaman ayırmıyordur sanırım. Belki bilgisayarını ya da en azından cep bilgisayarını yanından eksik etmiyor, onlar yanında olmadığı zaman dünya başına yıkılmış gibi hissediyordur… 10 dakika yanından ayrıldığınızda bilgisayarın başına oturup mesajlarını kontrol etmeye başlayan biri mi yoksa bu kişi?
Bu ayırım için kullanılan genel geçer kural son derece basit; çok çalışan kişi (hardworker) masasında çalışırken ailesini düşünüyor olabilir ama bir işkolik ailesinin yanındayken bile işini düşünüyordur.
Dünyada İşverenler Artık İşkolik Çalışan İstemiyor
Her işi mükemmel yapmaya çalışıyor. Kendini yıpratırcasına çalışıyor ve çevresindekilerin de aynı şekilde çalışmasını bekliyor. Aksi takdirde takımın diğer üyelerini suçluyor. İş hayatında hayır demek onun için o kadar güç ki.. Önceliklerini ayarlamakta ya da iş yükünü paylaşmakta problem yaşıyor. Kendisinden başka herkesin hata yapabileceğine inanıyor. En ince detaya kadar inerek kendisine ekstra iş yaratıyor. Yetkiyi ve işi kesinlikle paylaşmıyor, o yüzden pek proje teslim tarihine bir türlü yetişmiyor. Bazen 24 saat de çalışsanız tek başına altından kalkamayabileceğiniz işler olur.
New Jersey Rıtgers Üniversitesi profesörü Gayle Porter işkoliklerin, diğer kişileri ve tüm bilgiyi kontrol etmek istedikleri için, son derece kötü ekip üyeleri olduğunu ifade ediyor. Porter Amerika’da gün geçtikçe daha fazla işverenin, iş saati bitiminde işini bitirerek çıkabilen çalışanı işe almayı ve ödüllendirmeyi tercih ettiğini söylüyor. “İş bitiminde eve gitmek isteyen bir çalışan daha verimli çalışır çünkü hayatının dengesini korumaya çalışmaktadır.” düşüncesi tüm dünyada ön plana çıkmakta.
Peki Ya Türkiye’de?
Ülkemizde işverenler ne düşünüyor? İş ilanlarına baktıkça esnek ve yoğun iş saatlerine ayak uydurabilecek çalışanlar arayan şirketlerin çoğunlukta olduğunu görüyorum. Sanırım bu konuda da dünyayı biraz geriden izliyoruz. Hala uzun saatler çalışmanın, işimizi birinci önceliğimiz yapmanın başarıyı getireceğine, şirketimize faydalı olacağına inanıyoruz. Çok çalışan, masasının başından kaldıramadığımız, dizüstü bilgisyarı ile bütünleşmiş, 24 saat mesaj yazan, mesajlarını kontrol eden bir çalışan/yönetici ne kadar verimlidir? Dinlenmek, pillerini şarj etmek için kendisine yeterince vakit ayıramayan bir kişinin yapabileceği hataların büyüklüğünü gözünüzde bir canlandırın isterseniz… Unutmayın ki hayatta tek tutunacak dalı işi olan bir çalışan hem kendisine hem de size zarar verebilir.
Belli Ki Anahtar Kelime Denge…
Günümüz kuşağı iş-özel yaşam dengesini kurmak için inanılmaz bir çaba sarfediyor. Geçmişteki vazgeçilmez ve bir zorunluluk halini almış iş başarısı kavramı yerini dengeli bir hayat ve onun getirdiği yaşam çemberinin her parçasında maksimum başarıya bırakıyor. Eğer kendime, kendimi geliştirmeye, sağlığımı korumaya yeterince zaman ve çaba harcamıyorsam aldığım terfinin tadını nereye kadar alabilirim ki? Ya da ailemi ihmal ediyorsam, kazandığım parayı onlarla birlikte harcamaya vakit ayıramıyorsam, ne kadar kazandığımın, kartvizitimin üzerindeki ünvanımın ne değeri kalır ki? Günün birinde -eğer nesiller boyunca okunacak/görülecek bir eser bırakmıyorsanız- geriye dönüp yaşamınıza baktığınız zaman dünyaya bıraktığınız en önemli ve kalıcı eserin iyi yetişmiş, mutlu bir başka insan, çocuğunuz, olduğunu farkedersiniz. Yeterince ilgi görmemiş bir çocuk nasıl bir büyük olur ki? Diğer taraftan 24 saatini ailesi için harcayan bir insan üretmeden geçirdiği bir zamanın, potansiyelini kullanmamanın üzerinde yaratacağı tatminsizlik duygusunu nasıl aşar ki? Dengeli bir yaşamda, hepsini sonuna dek yaşamak mümkün oysa. İşimizde olduğumuz süre zarfında kendimizi işimize verebilir, zamanımızı iyi yönetebilir, yetki delegasyonunu iyi yapabilir ve önceliklerimizi belirleyebilirsek eğer, hayatımızın başka alanlarına yeterince zaman ayırabiliriz. Mutlu olabilir, mutlu edebiliriz… İşin sırrını, “Denge”yi yaşamımızın ana kuralı haline getirelim yeter…
Rana ÖZŞEKER
Kariyer Dergi

English
Türkçe 



